Yaz gelince her şey biraz hafifler, gevşer. Yenilip içilenler bile değişir, herkes karpuz, peynir ekmek üçlüsünün çok güzel olduğunu söylemeye başlar. Kitap eklerinde de atmosfere uyarak hemen yazlık kitap listeleri görülür. 

Bu listelerde yer alan kitapların hepsi renkli karton kapaklı, muhakkak “best seller” listelerinde yer aldığı ibaresi düşülen, romantik konulu, duygusal çağrışımlar yapan isimleri olan ve kızılmasın ama, aslında kiloluk olan kitaplardır. Gerçek okur, gerçek kitap kurdu bu kitapları gördükçe bunalır.

Fakat ülkemizde kitap merakı o kadar azalmış, okuma oranı o kadar düşmüştür ki gerçek okurun kafasında bir taraftan da aman okunsun da ne okunursa okunsun düşüncesi dolaşır durur. Yüzüklerin Efendisi ya da Harry Potter benzeri olağanüstü maceralar, sevgilisi onu terk ettiği zaman daha güzel olduğunu fark edenler, böğürtlen kışlarını yaşayanlar, internet sitelerinde çok tık alan ama toplasan iki sayfa değerinde olmayan romanlar (gerçek okur bunların nasıl ve neden basıldığını da merak eder) doldurur rafları, sergileri, tanıtım sayfalarını. Kişisel gelişim denen türün modası ise hiç geçmemektedir. 

Şimdi biz burada ahkam kesmeyeceğiz. Kalın inceleme kitaplarından, Kafkaesk ortamlardan ya da Suç ve Ceza’nın edebi ağırlığından bahsedip gerçek okuru “yüksek seviyelere” çıkartmaya çalışmayacağız. Bir edebiyatsever olarak durum tespiti yapmak bizimkisi. Biraz da  hak arama çabası mıdır nedir?

Gerçek okur diyor ki kitapların yazı kışı olmaz. Okuma zevkinin, kitap dostluğunun mevsimi yoktur.

Fakat!…..

Mesele zaten az olan kitap okuma merakıysa alışılagelmiş yollardan sapmamak daha mı doğrudur acaba? Hani şok tedaviden önce ağrı kesici almak benzeri, acaba herkes tarafından okunabilir kabul edilen kitaplar başlangıçlar için daha mı iyidir?

Tabii öyledir. Kitap zevki demlene demlene gerçek tadını bulacaktır.

Ve dürüstçe itiraf etmek gerekiyor ki hafif konulu kitaplar, bu sıfatın değerini veriyorlarsa yani kaliteli hafiflerse, gerçek okurun kafasını dinlendirecek, bir çeşit teneffüs yaratacaktır. Bu çeşit okumalar içinde akla hemen gelenler polisiyelerdir. Edebiyatın bu türü, sayıları zaten azalmış okurlar arasında, yazları çok daha popüler hale gelir.

Günümüzün polisiye kitapları bir yönleriyle gerilim türüne de kesin bağlanır oldu. Klasik katil-dedektif ikilisi bu kitaplarda kan revan içindeki yerlerde dolaşıyorlar, ellerini sallasalar psikopata çarpıyor. Tess Gerritsen en favori yazarlar arasında. 

(Bu arada eğer gerilim polisiye türünde, gerçekten sağlam bir yazar arıyorsanız ne yapın edin Dennis Lehane’yi mutlaka keşfedin demek istiyoruz. Onu Zindan Adası filminden anımsarsınız. Film onun romanından uyarlanmıştır. Kızımı Kurtarın ve Gizemli Nehir isimli filmler de yazarın  “Gone Baby Gone ve The Mystic River” isimli romanlarından beyazperdeye aktarılmışlardır. İkisi de çok iyi filmlerdir.)

Söz Döner Dolaşır Polisiyeye Gelir

Geçen yılın ve dolayısıyla bu yazın favori polisiye yazarı ise Jo Nesbo oluyor. Kuzeyin soğuk ülkesi Norveç’ten çıkıp yazdığı kitaplarla bütün dünyada tanınan bir yazar haline gelen Nesbo ayrıca bir dedektif karakteri de yarattı; Harry Hole. Başı bir türlü beladan kurtulmayan bu polis dedektifi giderek Türk polisiyeseverlerin de en sevdiği karakter olma yolunda ilerliyor. Yazarın Yarasa, Hamamböcekleri, Nemesis, Şeytan Yıldızı, Kurtarıcı, Kardan Adam, Leopar, Hayalet gibi romanlarından başka Polis isimli kitabı da son olarak Türkçe’de yayınlandı.

Ama dedektif denince akla hala Agatha Christie geliyor ve gelecek. Bu İngiliz yazar 1976 yılında dünyaya veda ettiğinde geride muhteşem bir servet bırakmıştı. Ünlü karakteri Hercule Poirot da öksüz kalmıştı. Poirot üzerine çok şey yazılıp söylenebilir, defalarca beyazperdede canlandırılmıştır. Fakat yazarın bir başka karakteri daha vardır ki doğrusu onu yakından tanımak bile başlı başına bir zevktir. 60 yaşını geçmiş, örgü örmesini seven, komşularına elmalı kurabiye pişirip götüren ve onlarla birlikte oturup çiçekli fincanlardan çay içen İngiliz hanımefendisi Miss Marple’dır bu. Bu çay sohbetlerinde herkes hakkında her şeyi öğrenir, sonra oturup düşünür, bağlantılar kurar ve katili bulur. (Emin olun, çoğunlukla da katil uşak değildir.)

Poirot gibi profesyonel dedektif görüntüsünde olmayan, suçlu peşindeki bir başka karakter de gene İngiliz yazar Gilbert Keith Chesterton’ın kaleminden hayat bulan Peder Brown’dır. Küçük İngiliz kasabasındaki kilisesinde camaatine yol göstermeye çalışan göbekli rahibimiz bir taraftan da sürekli cinayet çözer. Öyle ki bu minik kasabada herkes katil mi kardeşim diye düşünmeye başlarsınız. Rahibimizin yardımcısı, kilise sekreteri bayan McCarthy ise biraz Miss Marple’a benzer ama bu hikayelerde sonucu rahibimiz bağlar. 

Peder Brown’ın öyküleri BBC dizi kanalında hala sürekli yayınlanıyor. Dizinin senaristleri arasında da Tahsin Güner diye bir isme rastlanıyor. Dünya ne küçüldü. 

Türk Polisiyeleri Ne Durumda Peki?

Bu sorunun yanıtı olumlu geliyor, sürekli yeni romanlar, yeni tiplemeler çıkıyor bizim polisiye edebiyatımızda da. Ama bayrağı Ahmet Ümit ve yarattığı Komiser Nevzat çekiyor. Hala karısını ve kızını öldürenleri bulamadı ve hala yıllar sonra bile uzatmalı sevgilisi Evgenia’ya doğru dürüst açılamıyor.

Bu arada Türk polisiyeleri içinde yer alan Çetin İçmen karakterini de mutlaka tanıyın. Cinayet Masası baş dedektiflerinden biri olarak yaratılan İçmen aynı zamanda dokuz çocuğun da babası.

Sözün kısası biraz zorlanarak kabul etsek bile yazları polisiye türü kitaplar iyi gidiyor. 

Sevil Özgül